Sıkça Sorulan Sorular
Merak ettiğiniz soruların cevaplarını burada bulabilirsiniz. Aradığınızı bulamazsanız bizimle iletişime geçmekten çekinmeyin.
Zekât, dinen zenginlik ölçüsü kabul edilen miktarda (nisap) mala sahip olan kimselerin Allah rızası için muayyen kişilere vermesi gereken belli miktarı ifade eder.
Nisap miktarı; Zekât, fıtır sadakası (Fitre), kurban gibi ibadetler için belirlenen asgari zenginlik ölçüsüdür. Borcundan ve aslî ihtiyaçlarından (havaic-i asliye) fazla olarak bu kadar mala sahip olan kişi dinen zengin sayılır. Böyle bir kişi, zekât veya sadaka alamayacağı gibi; zekât, fitre vermek ve kurban kesmekle de yükümlü olur.
Nisap miktarı; altında 80,18 gr veya bunun tutarında para veyahut ticaret malı, gümüşte 595 gr, devede 5, büyükbaşta 30, küçükbaşta 40 adettir. Zekât hesaplaması yaparken mevcut borçlar düşüldükten sonra kalan mal üzerinden zekât oranı hesaplanır.
Bir kimsenin zekât vermekle yükümlü olabilmesi için; Müslüman, hür, akıllı ve büluğ çağına ulaşmış olması gerekir. Ayrıca kişinin, borçları ve aslî ihtiyaçları dışında, hakikaten ya da hükmen artıcı nitelikte, yani kazanç sağlayıcı mahiyette olan ve üzerinden bir yıl geçmiş nisap miktarı mala sahip olması şarttır.
Havâic-i asliyye, temel ihtiyaçlar anlamına gelir. Fıkhî değerlendirmelerde, kişinin hayatını sürdürmesi için zorunlu olan ve bu ihtiyacı karşıladığı için zekâta tabi olmayan maddi varlıklar havâic-i asliyye olarak adlandırılır.
Zekât, aşağıda belirtilen mal gruplarına tabi olur:
Paralar: Altın, gümüş, para olarak kullanılan diğer değerli metaller ile banknotlar.
Toprak Mahsulleri: Masrafsız olarak depolanabilen toprak ürünleri. Ebû Hanîfe’ye göre bütün toprak mahsulleri zekâta tabidir.
Hayvanlar: Küçükbaş, büyükbaş ve deve. Ebû Hanîfe’ye göre atlar da zekâta tabidir.
Ticarî Mallar: Satışı meşru olan ve ticaret amacıyla elde bulundurulan her türlü mal.
Madenler ve Defineler: Metaller, petrol, su ürünleri ve diğer yer altı kaynakları ile defineler.
Altın ve gümüşten yapılmış ziynet eşyaları, zekât için gerekli diğer şartları da taşıdığı takdirde Hanefî mezhebine göre zekâta tabidir. Bu çerçevede, altından yapılmış ziynet eşyaları 80,18 gram veya daha fazla olup üzerinden bir yıl geçmişse, kırkta bir (%2,5) oranında zekâtları verilir.
Altın ve gümüş dışında kalan maden ve taşlardan yapılmış ziynet eşyaları ise zekâta tabi değildir.
Şâfiî, Mâlikî ve Hanbelî mezheplerine göre ise, kadının normal olarak takıp kullandığı ziynet (takı) eşyası aslî ihtiyaç kapsamında değerlendirilir. Bu nedenle bu tür ziynet eşyalarından zekât gerekmez.
Kiraya vermek amacıyla hazırlanan daire, araba, iş yeri, tarla ve benzeri malların kendisine zekât gerekmez. Ancak bu mallardan elde edilen kira gelirine zekât düşer.
Kira gelirinden zekâtın farz olabilmesi için;
Elde edilen gelirin nisap miktarına ulaşması,
Üzerinden bir hicrî yıl geçmesi gerekir.
Kira bedeli elde edildiğinde, kişinin aslî ihtiyaçları bu tutardan düşülür. Geriye kalan miktar nisap miktarına ulaşır ve bir yıl boyunca elde tutulursa, bu paranın zekâtı verilmesi gerekir. Ancak söz konusu gelir, üzerinden bir yıl geçmeden harcanmışsa, bu paraya zekât gerekmez.
Ticaret maksadıyla elde bulundurulan taşınmaz mallar zekâta tabidir. Bu kapsamda, kişilerin ticari amaçla alıp sattıkları taşınmazlar da değerlendirilir.
Büro, mesken gibi kullanım amacıyla değil, alıp satmak amacıyla elde bulundurulan taşınmazların;
Bir yıllık borçları düşüldükten sonra kalan değerinin nisap miktarına ulaşması,
Üzerinden bir yıl geçmesi hâlinde, kırkta bir (%2,5) oranında zekâtı verilmesi gerekir.
Ticaret veya yatırım amacıyla, yani ileride değerlenince satmak üzere satın alınmış taşınmazların zekâtı, her yıl güncel piyasa değerleri üzerinden hesaplanır.
Buna karşılık, ev, dükkân, tarla ya da bağ-bahçe yapmak amacıyla satın alınan arsalar zekâta tabi değildir.
Sanat ve mesleğin icrası için gerekli olan araç-gereç, makine ve malzemeler, aslî ihtiyaçlar kapsamında değerlendirilir. Bu nedenle bunlardan zekât verilmesi gerekmez.
Ancak kişinin kendi mesleğini icra etmek amacıyla değil, ticaret yapmak için ürettiği ya da alıp sattığı araç-gereç, malzeme ve makineler ise zekâta tabidir.
Aylık maaş üzerinden zekât gerekmez. Ancak maaştan biriktirilen ve artan miktar, nisap miktarına (80,18 gram altın karşılığı) ulaşır ve üzerinden bir hicrî yıl geçerse, bu birikmiş paranın zekâtının verilmesi gerekir.
Zekât ve fitrenin kimlere verileceği Kur’ân-ı Kerîm’de açıkça belirlenmiştir.
(Tevbe Sûresi, 60)
Buna göre zekât ve fitre şu kimselere verilir:
Fakirler,
Düşkünler (yoksullar),
Kölelikten / esaretten kurtulacak olanlar,
Borçlu duruma düşenler,
Allah yolunda olanlar (mukaddesatını korumak için mücadele edenler ve ilim tahsil edenler),
Yolda kalmış olanlar,
Zekât toplamakla görevlendirilen memurlar,
Müellefe-i kulûb: Kalpleri İslâm’a ısındırılmak istenen kimseler.
Zekât ve fitrenin, Tevbe Sûresi’nin 60. âyetinde sayılan kimseler dışında kalan kişi ve kuruluşlara verilmesi caiz değildir.
Ayrıca, zekât verilecek kişi bu şartları taşısa bile, zekât mükellefi olan kimse aşağıda sayılanlara zekât veremez:
1. Anne, baba, büyük anne ve büyük babalarına,
2. Çocuklarına (oğul, oğlun çocukları; kız, kızın çocukları ve bunlardan doğan nesle),
3. Müslüman olmayanlara,
4. Eşlerin birbirlerine (karı-koca arasında).
İslâm’da mülkiyetin şahsiliği esastır. Buna göre bir kimse, babasıyla birlikte oturuyor olsa bile, zekâta tâbi nisap miktarı mala sahip olması hâlinde zekât ile yükümlüdür.
Ancak baba ile mallar ayrılmamış, gelirler ortak kazanılıp ortak harcanıyorsa, bu durumda eldeki birikim üzerinde tasarruf yetkisine sahip olan kişi zekât vermekle mükellef olur.
Hanefî mezhebine göre, ergenlik çağına ulaşmamış çocuklar ile akıl sağlığı yerinde olmayan kişilerin mallarından zekât verilmesi gerekmez. Ancak bu kişilere ait tarım arazilerinden elde edilen ürünlerden öşür verilmesi gerekir.
Şâfiî mezhebine göre ise, buluğa ermemiş çocukların ve akıl sağlığı yerinde olmayan kişilerin malları zekâta tabidir. Bu durumda zekâtın, velileri veya vasileri tarafından verilmesi gerektiği ifade edilir.
Kardeşler fakir veya miskin durumda iseler, kendilerine zekât verilmesi caizdir. Çünkü zekât, ana, baba, büyük anne ve büyük babalar gibi üst soya ve oğul, oğlun çocukları; kız, kızın çocukları ve bunlardan doğan nesil gibi alt soya verilemez. Ayrıca kişinin bakmakla yükümlü olduğu kimselere de zekât verilmez.
Kardeş, bu gruplar arasında yer almadığından, fakir veya muhtaç olması hâlinde kardeşe zekât vermekte dinen bir sakınca yoktur.
Zekât vermek isteyen bir kimse; anne, baba, büyük anne ve büyük babalarına ile oğul, oğlun çocukları; kız, kızın çocukları ve bunlardan doğan nesline zekât veremez. Bunun sebebi, bu kimseler için nafaka (bakım) yükümlülüğünün bulunmasıdır.
Bu nedenle torun maddi sıkıntı içinde olsa bile, dede veya ninenin torununa zekât vermesi caiz değildir.
Üvey anne, üvey baba ve üvey çocuklara, fakir olmaları hâlinde zekât verilebilir. Çünkü zekâtı veren kişi ile bu kimseler arasında usûl ve fürû (üst soy–alt soy) ilişkisi bulunmadığı gibi, normal şartlarda nafaka (bakım) yükümlülüğü de yoktur.
Fakir olan damada ve geline zekât verilebilir. Çünkü zekâtı veren kişi ile damat veya gelin arasında usûl ve fürû (üst soy–alt soy) ilişkisi bulunmadığı gibi, zekât veren kimsenin bu kişilere karşı nafaka (bakım) yükümlülüğü de yoktur.
Fakir olan kayınvalide ve kayınpedere zekât verilebilir. Çünkü zekâtı veren kişi ile kayınvalide veya kayınpeder arasında usûl ve fürû (üst soy–alt soy) ilişkisi bulunmadığı gibi, zekât veren kimsenin bu kişilere karşı nafaka (bakım) yükümlülüğü de yoktur.
Sütanne ve sütbabaya, fakir ya da miskin olmaları hâlinde zekât verilebilir. Çünkü zekât vermek isteyen bir kimse, anne, baba, büyük anne ve büyük babalar gibi üst soyuna ve oğul, oğlun çocukları; kız, kızın çocukları ve bunlardan doğan nesline zekât veremez.
Sütanne ve sütbaba, bu gruplar arasında yer almadığından ve zekât veren kişinin onlara karşı nafaka (bakım) yükümlülüğü bulunmadığından, kendilerine zekât vermekte dinen bir sakınca yoktur.
İslâm âlimleri, zekâtın dağıtım şekli konusunda farklı görüşler ileri sürmüşlerdir.
Bir görüşe göre, zekât Kur’ân-ı Kerîm’de belirtilen sekiz sınıfa eşit olarak dağıtılmalıdır.
Diğer bir görüşe göre, zekâtın sekiz sınıfın tamamına verilmesi caizdir, ancak vacip değildir.
Üçüncü bir görüş, zekâtın malın miktarına ve ihtiyaç durumuna göre ilgili sınıflara dağıtılabileceğini ifade eder.
Dördüncü görüşe göre ise, zekâtın her bir sınıftan en az üç kişiye verilmesi gerekir.
Bu farklı yaklaşımlar, zekâtın dağıtımında katı bir zorunluluktan ziyade, şartlara ve ihtiyaçlara göre esnek ve hikmete dayalı bir uygulama anlayışının benimsendiğini göstermektedir.
Bir kişinin hastalığı tedavi edilmediği takdirde hayatını tehdit ediyorsa veya tedavi edilmediği sürece ciddi bir sıkıntıya yol açıyorsa, bu tedavi zarurî bir ihtiyaç olarak kabul edilir. Bu durumda, söz konusu kişiye zekât verilmesinde dinen bir sakınca yoktur. Çünkü tedavi masraflarını karşılayacak imkânı bulunmayan hasta, fakirler kapsamında değerlendirilir ve zekât, insanların temel ihtiyaçlarını karşılamak amacıyla verilir.
Ancak tedavi, kişinin hayatını sürdürmesi için zorunlu olmayıp, yalnızca yaşam kalitesini artırmaya yönelik ise (yani tahsîniyyât niteliğinde ise), bu tür tedaviler için zekât verilmesi uygun değildir.
Zekât verirken esas olan niyettir. Zekâtın geçerli olabilmesi için, veren kişinin kalben niyet etmesi yeterlidir.
Eğer zekât, devlet veya zekât memurları aracılığıyla dağıtılmıyorsa, Müslümanların duygularını incitmemek ve onurunu korumak amacıyla, zekât verirken verilen paranın zekât olduğunu açıkça söylememek daha uygun görülmüştür.
Bir Müslüman, sahip olduğu mal nisap miktarına ulaştığında ve bu malın üzerinden bir hicrî yıl geçtiğinde zekât vermekle yükümlü olur. Bu andan itibaren zekât farz olur ve en kısa sürede verilmesi gerekir.
Zekâtın verilmesi için belirli bir kamerî ayı ya da Ramazan ayını beklemek gerekmez. Zekât, farz olduğu anda verilebilir.
Ayrıca, fakirlerin veya âyette belirtilen hak sahiplerinin bulunmaması ya da zekâtın daha uygun ihtiyaç sahiplerine ulaştırılması gibi meşru bir sebep olmadıkça, zekâtın geciktirilmesi caiz değildir. Çünkü zekât, bir kulluk borcudur ve borç, vakti geldiğinde geciktirilmeden ödenmelidir.
Zekât, diğer ibadetlerde olduğu gibi, asıl olan vaktinde ve geciktirilmeden verilmesidir. Ancak kişi, zekâtını yıl içinde taksitler hâlinde de verebilir.
Bununla birlikte, ölümün ne zaman geleceği bilinmediği için, zekâtını tam olarak ödemeden vefat eden kimse, zekât sorumluluğundan kurtulmuş olmaz. Bu sebeple zekâtın, geciktirilmeden ve eksiksiz şekilde verilmesine özen gösterilmesi gerekir.
Din İşleri Yüksek Kurulu’nun fetvasına göre, kişi zekâtını bizzat kendisi elden verebileceği gibi, başkasına vekâlet vererek veya havale, EFT gibi yollarla da verebilir. Burada esas olan, zekâtın hak sahibine ulaşmasıdır.
Ancak havale ve EFT masrafları zekâttan düşülemez; bu masrafların ayrıca karşılanması gerekir.
Zekâtın farz olabilmesi için, malın nisap miktarına ulaşması ve üzerinden bir kamerî yılın (havl) geçmesi şarttır. Buna göre, kişi nisap miktarına ulaşmadan önce verdiği parayı zekât olarak sayamaz.
Ancak mal sahibi, nisap miktarına ulaşmış olan malının zekâtını, sene dolmadan önce dilerse peşin olarak verebilir.
Zekât, Kur’ân’da belirtilen hak sahiplerine verilmelidir. Hanefî mezhebine göre, cami, okul, yol, inşaat, büro giderleri gibi genel hayır hizmetlerine zekât verilmez. Ancak bir hayır kurumu veya sivil toplum kuruluşu, zekâtı fakir ve ihtiyaç sahiplerine birebir ulaştırıyorsa, bu kuruluşlara aracı olarak zekât verilebilir. Zekâtı genel giderlerinde kullanan kuruluşlara zekât verilmez; bu tür destekler zekât dışı bağışlarla yapılmalıdır.
Vergi, bir vatandaşlık görevi, zekât ise dinî bir yükümlülüktür. Kaynağı, amacı, oranı ve harcanma yerleri farklı olduğu için devlete ödenen vergiler zekât yerine geçmez. Bu nedenle zekâtın ayrıca verilmesi gerekir.
Aslî ihtiyaçlar; ev, ev eşyası, giyecek, ulaşım aracı ve yiyecek gibi hayatın güvenli ve sağlıklı şekilde devamı için gerekli olan şeylerdir. Bu ihtiyaçları karşılamak amacıyla biriktirilen paralar için sözlü veya yazılı bir taahhüde girilmişse, bu paralar zekâta tabi değildir. Çünkü taahhütle birlikte bu para, hükmen temel ihtiyaç için harcanmış sayılır.
Ancak herhangi bir taahhüde bağlanmamış olan para, nisap miktarına ulaşır ve üzerinden bir hicrî yıl geçerse, bu paranın zekâtının verilmesi gerekir.
İslâm’da zekât ve fitrenin kimlere verileceği, kişilerin mesleklerine göre değil, maddî durumlarına göre belirlenir. Buna göre, belirli bir geliri olsa bile bu gelirle asgari temel ihtiyaçlarını karşılayamayan veya temel ihtiyaçlarını karşıladıktan sonra nisap miktarı (80,18 gram altın veya bu değerde mal) bulunmayan kimselere zekât verilebilir. Bu kişilerin memur, esnaf, işçi ya da işsiz olmaları fark etmez.
Ancak bazı âlimler, temel ihtiyaçlarını karşılayabilen kimselere zekât verilmemesi gerektiği görüşündedir. Bu sebeple zekât verilirken daha yoksul ve muhtaç olanlara öncelik verilmesi uygun olur.
Borsada alınıp satılan hisse senetlerine yatırım yapan kimse, sahip olduğu hisse senetlerinin piyasa değeri nisap miktarına ulaşır ve üzerinden bir hicrî yıl geçerse, kırkta bir (%2,5) oranında zekâtını vermekle yükümlüdür.
Fiilen bir şirketin ortağı olan kimse ise, şirketin büro, makine ve benzeri duran varlıkları hariç, dönen varlıklarının nisap miktarına ulaşması ve üzerinden bir yıl geçmesi hâlinde, bu kısım üzerinden zekât verir.
Hala sorularınız mı var?
Bizimle iletişime geçmekten çekinmeyin. Size yardımcı olmaktan mutluluk duyarız.